01 Ekim 2012

Makarna Şöleni



Her hafta başı, çocukları okula bırakıp gelirken mahalledeki süpermarkete uğramak adetim oldu. Aslında adetler ihtiyaçlardan doğuyor ama, boşverin siz onu, bu günlerde "içinde bulunduğun durumun hep pozitif yanlarını gör ve zevk almaya bak" modunda olduğum için, güzel güzel 'Bir Anne' lik vazifelerimi yapıyorum.
Çocuklarla okul ev arası birebir seyahatlarimizde (zira ikisi farklı zamanlarda çıkıyor okuldan) onlarla konuşup sohbet etme şansı buluyorum, birbirimizle daha çok birlikte olmak güzel. Ama yine de şu bumper stickerda yazanlar da, hep aklımın bir köşesinde: "My kids drive me crazy, I drive them everywhere else:))"
Neyse, makarna şöleni dedik yazımızın başlığına ya, hani bahsettiğim o sabah sabah market ziyaretlerimde gördüğüm kocaman bir pankartvari bir foto var ki marketin tavanından aşağıya sarkan, aç karnıma beni "eve git, makarna pişir, hem de aynı bu resimdeki gibi " hayallerine sokuyor her seferinde. Artık karşı koyamadım bu hayale.
Şaka bir yana, gerçekten insan aç değilse bile, hiç sevmediği bir şey bile olsa nasıl allayıp pulluyorlar ama, şaşılacak şeydir.

Not: Bu yazıyı bundan 2 sene önce yazmışım, draftta gördüm ve yayınlamadan edemedim. Yazıda değinmek istediğim büyük ihtimal Amerika'nın allayıp pullamakta üstüne olmayan bir memleket olduğuydu sanırım. Lafı oraya getirecektim sanırım. Ama getirmemişim, kalmış:)
Makarnanın nasıl yapıldığı ise keyfinize kalmış. Beni market pankartı harekete geçirmiş. Bakalım benim fotolar sizi harekete geçirecek kadar etkili mi? :)

25 Şubat 2010

Kandil Pastası

Eveeet... Zaman çabuk geçiyor, biz tebdili kıta yapalı 1 ay olmuş neredeyse. Yeniden alışmak, yeniden düzen kurmak için çabalayıp duruyoruz. Bazen kendi kendime diyorum, "şurada ne kadar yaşayacağın belli değil, buraya çok alışma", diye, ama olmuyor işte. O da lazım, bu da lazım...
Aynı dünya hayatı gibi değil mi? Sanki burada ne kadar yaşayacağımız belliymiş gibi. Oyalanmadan başka bir şey değil bizimki... Bu mekanı süsledik, Rabbim asıl, ötesini süsleyecek, orada geçerli olacak bütçe nasip eylesin bize inşallah. Amiiiin...
Hem de bu güzel kandil gününde Aminlerin en içteniyle Amiiiin...
Mevlid Kandili geceniz mübarek olmuştur inşallah. Bu sabah kandilin günü. Bu günü de itinalı geçirmeli inşallah.
Kandil geldi, hoşgeldi, iyi ki geldi. Bir sürü tebriklerle, dualarla, güzelliklerle süsledi hayatımızı. Dün sabahki maillerin birinde önceden de okumuş olduğum bir yazı vardı ki, beni daha bir canlandırdı, daha bir şevklendirdi. Şükrolsun:
"... Sevgili aile reisleri,
O günü asla sönük geçirmeyin, akşama eve kucaklarınız dolu dolu gelin, evinizi, sofranızı, çiçekler, meyveler ve tatlılarla, kandil simitleriyle şenlendiriniz. Çünkü bilirsiniz ki, bilhassa çocuklar için sevginin yolu boğazlardan ve mideden geçmektedir. Bilin ki, onları sevindirmenin sevabı çok yüksektir.
Nitekim, Sahih-i Müslim'de rivayet edilen şu hadisi şerif, aile için yapılan masrafların üstün değerini belirtmek bakımından ne kadar önemli ve anlamlı bir belgedir.
Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:
"Yolunda (cihada) harcadığın bir dinar (yani altın) para, köle azat olması için verdiğin bir dinar, ve nihayet Allah için sarfettiğin bir dinar... Bunların sevap bakımından en büyük ve en yükseği, ailene sarfettiğin dinardır."
Bunları okuyunca fırladım çıktım evden. Zaten yazının başında kandil gecelerinin nasıl şevkle, özel ve kutlama havasında geçirilmesi gerektiğini de hatırlatıyordu Mübarek, epeydir ihmal ettiğim bir eski aile geleneğine, "kandil pastası" hazırlığına memur kıldım kendimi.
Ne yapalım, burada kendi kendimizi motive etmek için biraz çabalamamız gerekiyor. Burası Türkiye gibi değil, hoş Türkiye'de de istersen ve ararsan giriyorsun ortamına, yoksa kandil miymiş, neymiş, umurumda olmayanlar da çok ama, en azından orada istenilene ulaşmak daha kolay.
Ben çok severim özel günleri, onları özel kılan Şahıslara ve olaylara verdiğimiz önemin yanında, o günlere has bir tatlı telaş, hoş bir samimiyet sarar ya havayı, ona bayılırım işte. Sokağa çıkınca "Kandiliniz Mübarek Olsun" yazan küçük bir yazı görmek bir dükkanın camında, kandil simidi almak, eşi dostu sırf bu sebeple aramak, komşudan gelen taze kavrulmuş helvayı alırken Allah kabul etsin demek... ben çok seviyorum bunları işte. Burası Türkiye gibi değil dedim ya, burada bunlar yok işte. Olmasın, ne yapalım, yok diye küsüp oturmayacağız ya, kendi telaşımızı kendimiz çıkarır, samimiyetimizi de gönlümüzde hissetmeye çalışırız inşallah... Bismillah...
Kandil pastamız AKWA'dan, Tuba'nın yaptığı Yaz Pastası ndan esinlenerek yapıldı. Kandil simitlerimiz klasik bir tarif:
  • 1 paket bitkisel margarin veya artık Amerika'da olduğumuza göre, yaklaşık 2 stick tereyağı
  • 1 çay bardağı sıvıyağ (zeytinyağı tercihimizdir)
  • 2 kaşık sirke
  • 3 kaşık toz şeker
  • 1 yumurtanın sarısı (beyazı yüzüne gidecek)
  • 1 paket kabartma tozu
  • (varsa) mahlep, bende yoktu :)
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • Aldığı kadar un (3.4 bardak kadar alıyor)

Hamuru yoğurup şekiller veriyoruz, biz kızımla KANDİL yazmayı tercih ettik. Sonra kızım hamurla oynadı da, oynadı. Yıldızlar, kuşlar, isimlerimizin baş harfleri... bir sürü şekil çıkardı ortaya:) Ben de hem kandil diye, hem de mutfağa eli alışsın diye, çıkarmadım sesimi. İstediğini yaptı.

Yüzünü yumurta akı ve susam ile buluyorsunuz ama, biz maalesef susam bulamadığımız için burada, her istediğimiz yerde, önceden de tedarik etmediğimiz için susamsız oldu bizim simitler.

Sonra bu nimetleri bize Verene şükrettik. Ve O'nun, bütün bu nimetleri adına yarattığı Efendimiz SAS e dualarımızı gönderdik...

Mübarek olsun...

09 Şubat 2010

Gitmek mi Zor, Donmek mi Zor?

Bir şehri daha geride bıraktık. Şu kısacık ömür defterine bir kaç sayfalık bir bölüm daha yazıldı, bitti. Zaman zaman geriye dönülecek, sayfalar açılacak, okunacak. Okurken kah gözyaşı, kah gülümseme eşlik edecek sayfalara...
Ankara, biz seni sevmiştik, sende güzel insanlar var. İyi bak onlara.
Ölüm gibi geliyor bu ayrılıklar bana aslında. Ama nasıl? Zorluğundan filan değil (zorluğu tartışılmaz olsa da, ölümle karşılaştırmak doğru olmaz). Benim demek istediğim, her şeyin son buluyor olması. Ne yaptıysak, ne yaşadıysak, kimlerle tanıştıysak; iyisi de, kötüsü de bitti işte. Artık geri dönüp onları bir daha yaşayamayacağız. İyi ne varsa yaşadığımız, hepsi güzel birer anı; kötü ne varsa, hepsi birer pişmanlık olarak kaldı geride. Telafi edemiyeceğiz hiç birini. Ama umuyorum ki, kötü bir şey bırakmadık geride. Zaten hep böyle oluyor, bir zaman sonra geriye dönüp baktığımda hep güzellikleri görüyor, hep özlemle anıyorum eski mekanları. Ne güzel.

İnsanın alıştıklarından ayrılması çok zor. Bakın sevdiklerinden demiyorum, onlar her zaman gönüldeki yerlerindeler zira. Ama alışkanlıklar daha başka. Mesela sevdiklerini sıkça görebilmek zamanla bir alışkanlık oluyor. Güzel bir alışkanlık elbet. Ama onları görmeden yaşayama da alışabiliyor insan. İşte öyle bir şey...

Yeter ki sağlık ve gönül hoşluğu olsun, gerisine insan bir şekilde alışıyor gerçekten. Zaten çok fazla alışmak da iyi değil aslında, zira biraz fazla bağlanınca, Rabbimin şefkat tokadı iniveriyor ve artık tebdili mekan zamanınız geldi diye hatırlatıyor size. Olsun, o da güzel. Ne yapalım, biz de gideriz... Demek ki artık burada işimiz bitti. Başka yerlere gitmeli, yeni şeyler öğrenmeli, yenilikleri paylaşmalı, yeni insanlarla tanışmalı...

Heyecan iyidir derdi diksiyon hocamız, insanı canlı tutar. İşte o babdan, gurbet iyidir diyordu geçenlerde bir dostum da, insanı besler. Öyle gerçekten, insan sılada olunca, kendini biraz garantide hissediyor, hele ki etrafındakiler seninle aynı paralelde düşünüyorsa. Çokca çabalamak gerekmiyor, armut piş, ağzıma düş oluyor biraz.

Ama gurbetteyken öyle mi ya, duaların bile farklı oluyor, yakarışın, yakınlaşman... Daha dinamik olmak için kendini zorluyor insan. Elindekilere, aman yitiririm yoksa diye sıkı sıkıya sarılıyor.

Biz döndük, dolaştık, Tallahassee’ye geri döndük arkadaşlar, 1 sene Fransa, 2,5 sene Türkiye maceralarından sonra yeniden aynı şehre dönmek biraz garip tabi. Güzel mi? Tabi ki. Eski dostları yeniden görmekten daha güzel ne olabilir?

Tek sıkıntı; toplanma, yerleşme ve bu arada yaşanılanlar. Onları da demek ki fazla dert etmemeliyiz, bunu hala öğrenemedik ya, hayırlısı... Dünya malı deriz, bırakıp gideceğiz deriz, ama, gelin görün ki, iş pratikte öyle olmuyor. Demek ki sindirememişiz hala.

Ama laf aramızda toplanma olmasa da işin yerleşme kısmını sevmeye başladım ben. Yeni bir mekan, yeni eşyalar, yeni her şey... adeta yeni bir sayfa açmak gibi... Aynı olan tek şey, ailemiz ve huzurumuz...

Hadi bismillah...

16 Aralık 2009

Hacc 2009

Hayatımız her zamanki gibi, yine sürprizler, müjdeler, değişimler, yenilikler... ama hep güzelliklerle dolu. Elhamdülillah...
Hiç beklemediğimiz bir anda, kaydımızı yaptırdığımız ama, kuranın bize çıkmadığı için ümidimizi çoktan yitirdiğimiz bir zamanda, bizi tahayyül ettiğimizden bile çok mesut eden, hayatımıza anlam katacak olan, hayallerimizi ve dualarımızı her daim süslemiş olan bir yolculuğa çıkıverdik.
Hemen hazırlanın dediler; şimdiye kadar çoktan hazırlanmalıydınız dediler; ya şimdi, ya hiç dediler; heyecanımız dinmeden apar topar götürdüler...
Gittik, gördük, mest olduk, döndük. Ne olduğunu anlayamadık, rüyada mıydık, yaşıyor muyduk? Aklımızı ve gönlümüzü orada bıraktık. Bıraktık ki, biz bir daha gidelim oraya, bir daha ve defalarca daha bir katre olalım ummanda... İnşallah...
Rabbim bütün gidenlerinkini mebrur eylesin. Gönlü orası için çarpanların ateşini hiç dindirmesin, ama vuslata erdirsin inşallah. Amin...
Daha fazla seyir için:

AKWA Hacc 2009 albümünü ziyarete buyrun.

Muhabbetle...

07 Ekim 2009

Erikli Tart

Yine bir kurtarma operasyonu. Bu sefer rağbet görmeyenler, haftalar önce aldığım mürdüm erikleri. Artık yumuşamaya başlayınca, onları da allayıp pullamak görev oldu, bakın sonuç nasıl oldu:

Erikli tart için gerekli malzemeler:
Erikli sos için:

  • yarım kilo kadar mürdüm eriği
  • 1 kaşık nişasta
  • 2 kaşık toz şeker
  • 2/3 bardak kadar dövülmiş ceviz içi

Tart hamuru için:

  • 125 gram tereyağı
  • yarım paket kabartma tozu
  • 3 kaşık toz şeker
  • 1 yumurtanın akı (sarısını yüzüne süreceğiz)
  • Aldığı kadar un

Üst hamur için:

  • 1 yumurta
  • 2 kaşık su
  • 2 kaşık kadar tereyağı
  • 1 veya 1.5 bardak un

Önce erikli sosu hazırlayalım:

Mürdüm eriklerimizi güzelce yıkayıp çekirdeklerini çıkaralım ve ezici yardımı ile püre haline getirelim. Püreden iki kaşık kadar alıp nişastayla karıştıralım. Nişastasız püreyi ocağa alıp pişirelim. Pişmesine yakın nişastalı püreyi ocaktakinin üzerine yavaş yavaş ekleyelim ve koyulaşana kadar ocakta tutalım. İyice koyulaşınca ocaktan alıp hafif ılınınca cevizleri ilave edelim.

Gelelim tart hamuruna:

Ben bir sıra gözetmedim açıkcası, malzemeleri derin bir yoğurma kabına alın ve güzelce yoğurun. Streçleyip buzdolabında yarım saat kadar beklemeye alın hamurunuzu.

Üst hamur için, yine benim usul, sıra filan gözetmeden malzemeleri alın kabın içine (unu eleyin filan derler ama, siz bilirsiniz tabi, ben elemedim:)) Bu hamuru da dolapta biraz dinlendirin.

Sonra, ilk hamurunuzu tart kalıbınızın büyüklüğünde açın. Kalıbı yağlayıp hamurunuzu güzelce yerleştirin içine.

Erikli sosu, hamurun üstüne boca edip üst hamuru da çıkarın dolaptan. Onu da açın ve ister ince ince kesin, ister şekilli merdaneniz varsa, onunla şekilli kesin, tartın yüzüne yakışır hale getirin bu hamuru da.

En üste başta ayırdığımız yumurta sarısını sürüp orta hararetli fırında yüzü kızarıncaya kadar pişirin.
Afiyetle yiyin efendim, ağzınızın tadı hiç eksilmesin...

06 Ekim 2009

Yaban Mersinli Küçük Kekler

Blueberry Muffins, namı diğer:)
Bayramdaki Beypazarı gezimizde kızımın ısrarlarına dayanamıyarak aldığımız Yaban Mersinleri, alışık olduğumuz Blueberry tadını vermeyince, tabakta kalakaldılar. Her zamanki politikam; yenmeyen yiyecekler allanıp pullanıp, yeniden sunulmalı ve evdekileri şaşırtmalı, "aaa, bu o mu?" dedirtmeli:)) Şaka şaka, değerlendirmeli, israf olmamalı.
İnternetten aranıp bulunan Blueberry Muffin tariflerinden aklımıza en yatanı ve damak tadımıza en yakın olanı araştırılıp bulundu ve sonuç yüz güldürücü oldu. En azından kızım her zamanki gibi, "Anne, sen harika kek yapıyorsun" cümlelerini sıraladı, sonra da arkadaşlarına da bir kaç tane götürüp, "yaaa, işte benim annemin kekleri..." havalarına girdi yine:))))
Tarifimizi hemen verelim:
Malzemeler:

  • 3 bardak un (tercihen 1.5 bardak beyaz un, 1.5 bardak kepekli un)
  • 1.5 çay kaşığı kabartma tozu
  • yarım çay kaşığı tuz
  • yaklaşık 150 gram tereyağı
  • 1 bardak şeker
  • 2 yumurta
  • 1.5 bardak toz şeker
  • 1 limonun kabuğunun rendesi
  • 1.5 bardak yaban mersini

Klasik kek gibi hazırlanır ve orta hararetli fırında pişirilir.

Afiyetle yenir.

29 Eylül 2009

Trabzon'un Neyi Meşhur

Ana memleketim Tokat'ın meşhurlarını yazdığım günden beri baba vatanına ihanet etmiş gibi hissediyor, fırsat kolluyordum hakkında yazmak için. Bu yaz Trabzon' yaptığımız tadına doyulmaz ama maalesef kısa süren seyahat bunun için iyi bir vesileydi ama, günlüğüme yansıması biraz zaman aldı. İyi de oldu aslında, babamların gelirken yüklenip getirdiklerini de görüntülemiş oldum böylece.
Benim gördüğüm, bildiğim, hatırladığım Trabzon'u sizinle paylaşmak istiyorum. Fındığı, tereyağı, fasulyesi, Sümelası, Uzun Gölü, Sürmenesi, Hamsi Köyünün sütlacı, Atatürk köşkü, keşanı, bakır işleri... zaten bütün dünyanın bildiği güzellikler. Sizden de rica ediyorum, varsa başka bir bilgi bu güzel şehirle ilgili bildiğiniz, lütfen eklemeyi ihmal etmeyiniz.
Keyifli seyirler...

12 Eylül 2009

Tepeden Baktıklarımız

28 Ağustos 2009

Ramazan'da AKWA, AKWA'da Ramazan



Ramazan-ı Şerifiniz mübarek olsun Efendim. Günleriniz bu ayın anlamına yakışır şekilde ibadetle, huzurla geçsin inşallah.
Kimine göre gönül eğlendirmenin ve gün boyu boş kalan mideleri nasıl doldursak diye düşünmenin dışında, adeta bir alıştırma, güzel müslüman olma çalışması ve tatbikatı olan bu bir aylık zaman dilimini güzel değerlendirebilmek hepimizin muradı olmalı. İnşallah.
Bendeniz son zamanlarda AKWA mızla iştigal ededurayım, buralar yine öksüz kaldı. İçim elvermedi, koştum geldim de sizi de buyur edeyim dedim. Gelin AKWA' da birlikte olalım, birbirinden değerli kalemlerin ucundan dökülenleri okuyalım. Söylemiş miydim, editörlerinden biri olduğumu AKWA' nın. Şimdi anlaşıldı, neden bu kadar anlattığım, değil mi? :)
AKWA'da Ramazan'da neler mi var?
Ve tabi ki Tefekkür Soruları, Ruh Sağlığı Soru-Cevap köşesi ve daha bir çoğu...
Ramazan'da ve her zaman AKWA'ya buyrun Efendim...

15 Haziran 2009

Tatilden Hemen Önce

Artık uzun aralar vermeye o kadar alıştık ki, klasik girişimi yapmak biraz fazla klasik olacak:) Uzun bir aradan sonra yeniden buradayız demek yerine, kısa bir girişle buradayım desem daha yerinde olacak galiba, ne dersiniz.

Bazen diyorum ki kendi kendime; "bunun günlükle ne alakası kaldı, aylık, hatta yıllık bile denilmeyi hak ediyor aslında". Bazen de "sen artık bu işi yapamıyorsun, bırak peşini" dediğim oluyor. Bu ikinci düşüncem, sonra bir başkasıyla çatışıyor; "olur mu hiç öyle şey" diyor muhalif olan, "bu vesile ile dünyanın dört bir yanından tanıştığın insanları nasıl unutursun, hem paylaşmanın lezzetini de yabana atıyorsun bak, takipçilerini ihmal ettiğin yetmiyormuş gibi... cık cık cık" diye bana kafa tutuyor üstüne üstlük.
Eh, bana da boyun eğmek düşüyor, sanırım haksız sayılmaz bayan muhalefet:)
Hadis yarışmasından sonra biraz duruluruz sanarken, önemli bir olayı unuttuğumu sonradan anladım: SBS yi. Kızıma göre açılımı Sana ne Benim Seviyemden olan, yarışlar disizinin bu ilk basamağı bizim için kolay atlatıldı şükürler olsun. Baksanıza unutuyorum bile:)
Öyle çok hırslı Bir Anne değilimdir zaten, sağolsun kızım da zorlamadı bizi. Sınav salonuna girerken hızlı atan bir minik yürek, minik ceylanının büyüdüğünü görerek gözleri yaşaran Bir Anne, her zamanki gibi soğuk kanlılığıyla "ne var bunda ağlayacak" diyen bir baba, eve gelir gelmez kardeşinin netlerini heyecanla heseplayan bir abi olarak atlattı bizim takım bu yarışı.
İşin tuhaf yanı; bizim ülkeden bu sınavlar kalksa, biz neyle heyecanlanacağız artık bilemiyorum. Ucuz ama kaliteli dersane ara, aylar boyu dersane kapılarını aşındır (benim kızım gitmedi dersaneye), psikologlardan tavsiyeler al, son hafta çocukların en olmadık isteklerine boyun eğ, onları şımart, son bir kaç gün gez, toz, eğlen, stres at, geceden kalem, silgi, photo ID, giriş belgesi, çikolata, şekerleme, su vs hazır et (sanki pikniğe gidiyoruz:), sabah ailecek yola koyul, park yeri ara, koştur koştur salona git, evladını sanki cenke yollarmışcasına dualarla, kucaklamalarla sınava gönder... Hayatımızın bir parçası olmadı mı bu yazdıklarım? Ve hadi itiraf edin, benimsedik de. Diyorum ya, bunlarsız biz yarımız vesselam:)
SBS bir şey değil, bu çocukların önünde daha ne sınavlar var. ÖSS veya adı her olarak değişecek o büyük sınavdan bile çok daha büyük sınavlar atlatacak bu yavrular. S leri bir kenara bırakıp asıl hayat imtihanına hazırlamalı onları. Yoksa onlardan önce biz sınıfta kalırız, benim de korktuğum bu...
Herkese iyi tatiller. Tatil hediyem de, kızımın süslemeleriyle renklendirdiğimiz pastamız. Eh, bir SBS li olarak bu yazıya da ancak onun mahareti yakışırdı değil mi ama?
Ağzınızın tadı eksik olmasın efendim...
Bir dahaki sefere kadar muhabbetle kalın.

02 Mayıs 2009

Aşure Salatası

Yine uzun süren bir aradan sonra burada olmak güzel. Bu kış her zamankinden daha yoğun ve hareketli geçti. Yaklaşan yazla birlikte dönem sonu etkinliklerimiz artsa da, paylaşılası birikimlerin en seçmesinden seçilen bir kaç kare ile kaldığımız yerden devam edelim istiyorum.

Bu kışı benim için en verimli kılan İmam Nevevi Hazretlerinin Riyazü's Salihin adlı hadis kitabında yer alan İncileri ipe dizmek maksadıyla yapılan haftalık buluşmalar, çalışmalar, ezberler, paylaşımlar, öğrenimler, hatırlamalar, tecrübeler, muhabbetler... di.
Yaklaşık altı ayın sonunda biten 1. cilt; 12si arapçasıyla olmak üzere zihinlere ve gönüllere kazınan 65 Hadis; pekişen, yeşeren dostluklar...
Son günkü arapça hadis yarışmamız, kazanılan bir 2.lik, sonrasında o altı ayda yaşanılanların, zorlanılan zamanların, kazanımların, sebeplerinin ve tecrübelerin konuşulduğu bir muhabbet ortamı. O günden bana kalan kazanım çok.
Size sunacağım ise; bu bereketli güne has bir salata; Aşure Salatası. Normalde mütevazi ikramlarla yürütülen çalışmanın sonunda, arkadaşlar; "son gün özel olacak, herkes maharetini döksün" deyip organizeye girişince bana salata yapmak düştü.
Bir gün öncesinde misafir ağırlamış, evdekileri tüketmiş, alışverişe de zamanı kalmamış Bir Anne ne yapsın;
  • acaba ne var evde deyip, araştırınca bulduğu bir bardak ince bulguru kaynar suda ıslattı
  • içine evde ne yeşillik varsa; nane, maydanoz, marul, azar azar doğradı
  • bir kutu nohut, bir kutu meksika fasulyesi, bir kutu mısır konservelerini süzüp karışıma ekledi
  • bir kaç dilim turşu,
  • biraz tuz, karabiber, zeytinyağı,
  • bolca çörek otu, kimyon ekledi

Teşbihte hata olmazsa eğer Nuh As. ın gemisinde arta kalanlarla pişen mübarek Aşureyi hatırlattığı için adına da Aşure Salatası dedi.

Afiyet, şifa olsun...

31 Mart 2009

Hasan Pasa Koftesi

Malzemeler:
Kofte Icin;

  • Yarim kilo kiyma
  • 2 dilim bayat ekmek veya 1 cay bardagi irmik
  • 1 kuru sogan
  • 1 yumurta
  • Tuz, Karabiber, Kimyon

Pure Icin;

  • 3-4 adet patates
  • Sut
  • Tuz

Domates Sosu icin;

  • 3 domates
  • Zeytinyagi
  • Tuz, Karabiber

Kiyma, bayat ekmek (veya irmik), yumurta, rendelenmis kuru sogan, tuz, karabiber ve kimyondan mamul kofte harcimizi hazirlayalim.

Bu arada patateslerimizi haslayalim. Kabuklarini soyalim. Patatesleri rendeleyelim, sut ve tuz ilavesi ile pure haline getirelim.

Koftelerimize ceviz buyuklugunde topcuklar halinde sekil verelim. Yagladigimiz firin tepsimize dizelim. Ortalarina patates puresini paylastiralim.

Orta hararetli firinda yaklasik 25 dakika kadar pisirelim.

Domates sosu icin, domateslerin kabuklarini soyalim (domates yerine kisin salca da kullanabiliriz) Domatesleri rendeleyelim veya mutfak robotunda ince ince kiyalim. Tencereye alalim, zeytinyagi, tuz ve karabiber ekleyip sos kivamina gelinceye kadar pisirelim. (Domates yerine salca kullanirsak su ile seyreltmemiz gerekecektir)

Firindan cikan koftelerimizin uzerine sosu gezdirerek servis yapalim.

Afiyet olsun.

Ayrica Gitmek mi Zor, Donmek mi Zor'da Bir Annenin yeni Amerika maceralari var, kofteleri yerken okumak isterseniz, buyrun:)

Gidiş Yolu-2

Bugün size bu yazıyı nereden yazıyorum biliyor musunuz? NewYork JFK havaalanından. Uçağın kalkmasına daha 2 saat var, burada bekleyip dururken yaklaşık 11 yıl öncesini hatırladım. Siz de hatırlarsınız o günü, hani yanımda 8 aylık cici kızımın, 4 yaşlarındaki akıllı bıdık oğlumun olduğu gün. Ama siz o günün sadece Türkiye’de yaşanılan kısmını biliyorsunuz değil mi?
Amerika kısmını, bu ülkeye ilk adım atışımızda neler olduğunu; sıcak, nemli ve sıkıcı bir hava eşliğinde ve pasaport işlerine bakan polislerin soğuk bakışları altında, kızımın 10 küsür saatlik uçak yolcuğu sırasında ağlamayıp ağlamayıp pasaport kontrolü esnasında kendini ve beni perişan edişini bilmiyorsunuz siz. Sonra valizlerimi alırken neler olduğunu; ne kucağımdan minik bebeğimi, ne elimden canım oğlumu bir yerlere bırakamamamı, o koca koca valizleri üçümüz birlikte kaldırışımızı, valizleri taşıyan arabanın devrilmesini, sonra benim oracıkta oturup ağlamak istediğimi, ama aldığım duaların benden üstün geldiğini ve hiç beklenmedik anda bir sürü insanın bana yardıma koşuşunu ve sonrasında işlerimin ne kadar rast gittiğini bilmiyorsunuz siz. Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden aktı gitti şimdi.
O günden bu güne çok şey değişti tabi. Çocuklar büyüdüler, biri boyumu çoktan geçti, diğeri de geçecek, yakındır. Söylemiştim ya, Amerika’dan ayrıldık, Fransa’da durakladık, sonra vatana yerleştik. Amerika’dan ayrılalı 3 yıl olmuşken geciken yeşil kart işlemlerim için tek başıma katlandım bu uzun ve yorucu yolculuğa. (Hikayenin bu kısmı çetrefilli biraz, yeşil kart hakkındaki düşüncelerimi belki bilahare yazarım size, bakalım.) Yaklaşık bir haftadır buradaydım, şimdi dönüyorum. Dönüşde şimdilik bir problem yok gibi ama, gelirken yaşadiklarım beni hayrete ve dehşete düşürdü, sizinle asıl paylaşmak istediğim de buydu zaten.
Bilhassa 11 Eylülden sonra Amerika’da insanların yabancılara bakışlarının değiştiğini ya duymuş, ya da okumuşsunuzdur. Kimileri merakla, kimileri de nefretle bakmaya başladılar yabancılara, bilhassa da müslümanlara. Kendi rahat yapımdan mı bilmiyorum, ben fazlaca muhatab olmadım nefret bakışlarına, ya da ne bileyim belki de oldum da ya farketmedim, ya alıştım, ya da umursamadım, dedim ya rahatım diye…
Velakin şu göçmenlik işlerine bakan polisler ve görevliler var ya, onlar sizin bu nefreti iliklerinize kadar hissetmeniz için elllerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Amerika’da yaşadığım yıllarda da bu görevlilerde bir tuhaflık oldugunu az biraz farketmiştim ama, bu kadar ileri gidebileceklerini hiç mi hiç tahmin edemezdim.
Eğer yeşil karta hak kazanmış ama kartınız henüz elinize geçmemişse veya Amerika’ya turist vizesinden farklı bir vizeyle (iş vizesi gibi) giriyorsanız ya da ne bileyim sadece yapacaklari iş kadarını bilen o ahmak polisler için biraz karışıksa durumunuz, pasaport kontrolünden hemen sonra, sizi ayri bir salona alıyorlar. Oraya girince sanki bambaşka bir alemdesiniz. Amerikalıların o yapmacık sırıtışları yok bu polislerin yüzünde. Tam tersi asık suratlar, kızgın bakışlar karşılıyor sizi. Amerika’da görmeye alışık olduğunuz o rahatlatıcı ortam kesinlikle yok burada.
Herkes gibi ben de beklemeye başlıyorum, neyi ve kimi beklediğimi bilmeden. Parmak izin alınacak dediler ama, çok da doyurucu bir açıklama yapmadılar doğrusu. Benimkiyle birlikte bir kaç kişinin daha pasaportu, başında kimsenin olmadığı bir masada öylece duruyor. 2 saat içinde yetişmem gereken diğer uçuşu kaçıracak olma ihtimali zihnimi kurcalayıp dursa da, elim mahkum, bekleyeceğim. Bir sonraki uçuşda –eğer varsa- yer bulabilirim belki ama, bunlardan öldür Allah cevap alamam, onu kesin biliyorum. Engelli yolcularla ilgilenen, Hindistanlı olduğunu sandığım bir kadına soruyorum: “Daha uzun sürer mi acaba?” gibilerinden. Hayretler olsun, ona ne oluyorsa, “ben bilmem, işlerini yapıyorlar işte, bekleyeceksin” havalarında beni bir tersliyor ki, sinir oluyorum.
Diğerleriyle yolculuk ve yeşil kart hikayelerimizi paylaşmaya başlıyoruz. Görüyorum ki, yanımdaki üç beş türkün arasından ingilizce bilen tek kişi benim. Aman ne olur bize yardım et demeye başlıyorlar. Üzülüyorum, kendi eski günlerim geliyor aklıma. “Tabi ki” diyorum, “seve seve”. Zira hazır yabancı dil biliyor olmanın zekatını ödeme fırsatı düşmüş elime, kacırır mıyım?
Bu arada diğer tarafta bir kaç polis, başkalarıyla ilgileniyor, pasaportlarına damga vurup gönderiyorlar. Orada kimse beklemiyor, gelen gidiyor. Merak ediyorum, ne ola ki diye? Nihayet sıra, yakınlarımda oturan bir beye geliyor, onu da bu hızlı işleyen masadan çağırıyorlar. Sanırım İranlı, en azından pasaportundan ben öyle sanıyorum. Adamcağız ingilizce bilmediği için, polisle bir türlü anlaşamıyor. Polis onun öğrenci olduğunu düşünerek, okuldan verdikleri belgeyi soruyor, adam dosyasına bakıyor, arıyor… ama istenilen belgeyi bir türlü bulamıyor. Polis ses tonunu yükseltiyor, tane tane konuşmaya çalışıyor, ama çok kızgın, sanki adamı dövecek gibi: “Git, yerine otur, o belgeyi çabuk bul gel…” gibi kaba tavırlarla bir şeyler söylüyor adama. Adamcağız yerine oturuyor. Aradan 5-10 dakika geçiyor geçmiyor, sira yine o beye geliyor. Yine aynı hikaye: “Where is the paper they gave you from the school? (1) ” diye soruyor polis, “bulamadın mı daha?”. Adamcağız başka başka kağıtlar uzatıyor polise ama, o, kaba tavrını sürdürüyor ve adeta ittiriyor adamın elini, “bunlar değil” diyerek.

“La Havle…” çeke çeke, o adam için dua etmeye, polisin yüzüne karşı okuyup üflemeye başlıyorum. Bir müddet sonra iyice sinirlenen polis “yok mu bu adama yardım edecek kimse?” diye bize doğru sesleniyor. Adamcağızın Arap veya İranlı olduğunu varsayarak üzülsem de elimden bir sey gelemiyeceği için pek oralı olmuyorum. Ta ki: “Anybody who can speak both Turkish and English? (2) ” deyince bizim sinir küpü polis efendi, hemen fırlıyorum yerimden.
Adamcağız çok seviniyor, bana teşekkürler ediyor. 40 lı yaşlarda bir beyefendi bu. Polis beyin sandığının tersine Amerika’da okumuyor, North Carolina’da bir üniversitede düzenlenen bir müzik etkinliğine katılmak için geliyor Amerika’ya. Türkçeyi benim kadar iyi konuştuğu ve Türkiye’de yaşadığı kesin, ama milliyetini bilemiyorum. Amerika’da seminerler ve konserler verecek, zira kendisi profesyonel bir müzisyen. “CD lerimi gösterebilirim” diyor, sevecen ama çekingen bir tavırla. “Hiç işe yaramaz” diyorum, “baksanıza ne kadar ters birisi, siz size gönderilen kağıdı verin yeter.” Kağıt yok, bir şekilde ulaşmamış beyefendiye, ya da kaybetmiş, emin değil kendisi de. Tamam, bu hatayı kabul ediyor ama, onun da yetişmesi gereken baska bir ucuş var ve zaman da hızla akıp geçiyor. Polis hiç mi hiç oralı değil, “He screwed up (3) ” diyor, başka bir şey demiyor. “Bekleyeceksin” diyor, “en azından bir saat sürer işlemlerin”. Çaresiz koltuğuna dönüyor beyefendi, beklemeye devam ediyoruz.
İyice sinir küpü oluyorum ama, onların ekmeğine yağ sürmemek için kendimi kontrol etmeye çalışıyorum. Böyle olmamalı diyorum, ne hakları var bu kendilerini dünyanın hakimi sanan şahıslarin, diğer insanları bu denli aşşağılamaya? Belli ki karşısındaki kendi alanında saygın bir isim ve bu ülkeye geliş amacı keyfi de değil, bilgi ve tecrübe alışverişi yapmak için burada. El üstünde tutulması gerekmez mi onun? Hayretler olsun… Üstelik eksik belgeyi telafi etmenin bağırıp çağırmaktan başka bir yolu da olmalı değil mi?
Ben bu düşünceler içindeyken bizim pasaportların olduğu masayla ilgilenmek için zenci bir polis geliyor. Bu da kabalıkta diğerinden hiç aşağı kalır değil. O Hindistanlı kadının ilgilendiği ve yine İranlı olduğunu sandığım yaşlı bayanın parmak izini alırkenki tavırları beni bu denli emin söylettiriyor. Kadıncağız, yüzünde bir gülümseme, hatta ses tonunda hafif bir kahkahamsı gülüş ile karşılık veriyor polise. Kahkaha bir yana dursun, gülümsemeye bile tahammülü olmayan bu yeni polis, kadını öyle bir tersliyor ki, “bu kadar da olmaz” diyorum. “Kes şunu, yoksa seni şu kapının arkasında bekletirim” diyor. Ama kadıncağızın ya sinirleri gevşemiş ya da onun şaka yaptığını sanıyor, hiç aldırmıyor. Hafif hafif kikirdiyor tabiri caizse:)
Sıra bir Türk hanıma geliyor, oncağızım da bana ingilizce konusunda yardım et diyenlerden. Korkudan yanlarına varamıyorum ama, kulak kabartıp iyice dinliyorum ne diyor adam diye, ihtiyaç durumunda hemen kalacak gibi de bekliyorum. Tek yaptığı, parmak izi almak ve bir kağıda isim yazdırmak. Parmak izini alırkenki tavrı çok kötü. Hiç bir şey konuşmadan veya işaret bile etmeden elini çekiyor kadının, parmağını tutuyor ve sert bir şekilde bastırıyor mürekkebe, sonra da ötedeki kağıdın üstüne. Adeta sürüklüyor onu sağa sola. Es kaza elini biraz sıkı tutmuşsa kadın, kızıyor, bağırıyor. Elini serbest bırakmasını istiyor. Kadıncağız yine kibarlığı elden bırakmıyor, ama ses tonunda alaycı bir tavır da sezmiyor değilim: “Thank you” diyor polise. “Don’t thank me, I’m not done yet (4) ” diyor ve devam ediyor. Sinirim iyice tepeme vuruyor. Bizim Türk hanımın işi 2-3 dakika içinde bitiyor. Sırada ben varım, önceden parmak izi verme tecrübem olduğu için kendimi hiç sıkmadan elimi hemen uzatıyorum. Hiç konuşmuyorum, en fazla 1 dakikamı alıyor bu iş benim. Teşekkür filan etmeden, koşarcasına ayrılıyorum oradan. Allah bir daha düşürmesin bunların eline diye dua ederek.
Gümrükten problemsiz geçiyorum, zaten elimde, içinde bir kaç eşyamın olduğu küçük bir bavuldan başka bir şey yok. Aklımda bin bir düşünce, diger uçuşu yakalamak için kapıya doğru koşuyorum.
Diğer uçuşum esnasında uyanık kaldığım zamanlarda (10 saatlik yorucu yolculuğu ve Türkiye’de çoktan gece olduğunu düşünürsek uyuya kalmamak mümkün değil tabi) hep bu olan biteni düşünüyorum.
Sonunda acizane vardığım nokta şu: İlk ve altın kural; bunların dillerini çok iyi konuşacaksın. İkincisi; kesinlikle kendinden emin ve vakur olacaksın. Ezik durmayacaksın bunların karşısında. Bir müslümana da yakışır şekilde nezaketi de elden bırakmadan, ezdirmeyeceksin kendini. Bir de tabi, buraya ne amaçla geldiğini düşüneceksin, artıları ve eksileri sürekli değerlendireceksin. Dünya geçici, ömür kısa. Bu fani alemde niyetini sürekli kontrol etmez, gidişatın iki dünya saadetini kavi kılacak şekilde devam ettiğinden emin olmaz, iki kuruşluk menfaat icin boynunu bükersen, değil sadece Amerikan polislerine bütün aleme oyuncak edersin kendini ve şerefini, vesselam…

Tercümeler:
(1): Sana okuldan verdikleri kağıt nerede?
(2): Hem türkçe ve hem ingilizce bilen birileri (var mı)?
(3): (Bu işi) o berbat etti. (Hata yaptı, hatalı gibilerinden.)
(4): Bana teşekkür etme, henüz bitirmedim.

08 Şubat 2009

Peynirli Kabak Kayığı

Üzüntüler, sevinçler, özlemler, yeni ümitler, hastalıklar, sağlıklı, mutlu, sevilenlerle geçirilen tadına doyulmaz günler... hayat tecrübemizi artıran ve zaman zaman kulluğumuzu sınayan bir çok olay... İnsan her şeye alışıyor, her şeyi kabulleniyor. Günler geçiyor, herkes bu sahnede rolünü oynuyor. Bu günlerde oynadığımız rolde repliğimiz epeyce fazlaydı, o yüzden ekstra oyunculuklara soyunamıştık. Ama ne olursa olsun kısa bir mola verip bir merhaba diyecek kadar bu sahnede yeniden yer almak güzel. Özlem gidermek de...
Aslında bazen günlüğümde fazlaca yemek yayınlamak rahatsız eder beni. Ben buna hiç bir zaman yemek bloğu demedim (demekte bir sakınca olduğundan değil elbet) ama, insanlarla ilişkimin çok afedersiniz sadece boğaz yoluyla olması her zaman sıkmıştır beni, o yüzden. Ama sonra düşündüm, aslında bunda yanlış hiç bir yön yok. Zira yemek ve ikram hem milli hem de dini kültürümüzün vazgeçilmez bir yanı olmuştur her zaman.
İşte bu yüzden yeniden buradayım, eskisi gibi her telden çalmak için, eskisi gibi sadece "Bir Anne" olduğum için, eskisi gibi yavrularımı ve dünyanın bütün yavrularını önemsediğim ve onlara daha güzel bir gelecek bırakmak istediğim için. Burada bütün yapmaya çalıştıklarım inanın sadece bunun çabalamalarından başkası değildir...
Şimdi gelelim kabağın faydalarına:) Bunun kabakla ne ilgisi mi var? Kabak benim en sevdiğim sebzelerden biridir ve gerçekten lezzetli ve sağlıklıdır da ondan. Sağlıklı anneler, sağlıklı yavrular, sağlıklı aileler için buyrun sağlıklı ve kolay bir kabak tarifine:
Malzemeler:

  • 6 adet kabak
  • Bir büyük kase beyaz peynir ve çökelek karışımı
  • (isteğe göre) Biraz sucuk
  • Maydanoz

Yapılışı:

Kabaklar kayık şeklide oyulur. (İçlerini saklayın, onları gelecek tarifte kullanacağız:) Kabaklar tuzlu suda hafif haşlanır. Maydanoz ince ince kıyılır, peynirle karıştırılır. Kabakların içine doldurulur. Üzerlerine sucuk dilimleri konulur. Hafif yağlanmış tepsiye dizilir. Orta hararetli fırında üzerleri hafif kızaran kadar pişirilir.

16 Ocak 2009

Harçlıklar ve Boncuklar Filistin'e

Ne hakkı var bu insan müsvettelerinin dünyayı bu hale getirmeye? Ne sanıyor bunlar kendilerini? Hiç yoktan gelip oturdukları toprakları asıl sahiplerine nasıl dar ederler? Nedir bu gidişin sonu?... Bu ve benzeri sorular hepimizin zihninde. Çaresizlik, nefret, kabullenememe, üzüntü... bu duyguların peşinde, günlerdir gözlerimiz kan çanağı olmuş, elimiz işe gitmez, boğazımız lokma yutamaz olmuş neye yarar?

Dünyayı bu hale getiren, savaşları hayatımızın vazgeçilmez parçası kılan, yavrularımıza bu korkuları yaşatanlar, çekeceğiniz var. Orada melekler misali ruhunu teslim eden günahsız yavrular zaten sizden alacaklar hesaplarını vakti gelince. Onlar cennete uçarken, sizin cehennemizden kurtuluyorlar aslında. Ya o yüreği yanık anneler? Nasıl kurtulacaksınız onların elinden bilmem. Çaresizlik içinde ama cesurca kafa tutan babalardan? Kurtulamıyacaksınız, şükür ki Rabbim kurtarmayacak sizi. Bombalara alkışlarla eşlik ededurun siz, öbür dünyadaki azabınızı arttırıyorsunuz aslında. Bu yandan içim rahat.
Ya biz; rahat kotuklarımızda, çaylarımızı yudumlarken arkası yarın izlermiş gibi bakalım bugün Gazze'de kaç kiş olmuş diye kanal kanal gezişlerimiz, sohbetlerimizin bir anında içimizdeki suçluluk duygusunu bastırabilmek için sarfettiğimiz kelimeler, 'ay bugün haberleri izlerken gözyaşlarımı tutamadım' larımız... Bunlar bizi kurtaracak mı? Bilmiyorum.
12 yaşındaki dünyalar güzeli kızıma, 15 yaşındaki selvi boylu civan delikanlıma bakıp bakıp şükrederken dayanamıyorum. Oradaki annelere kıyamıyorum. Onlardan biri de ben olabilirdim diyorum. Geçen gün rastladığım o fotoğraf karesi sürekli aklımda. Kanlar içinde bir delikanlı, annesine nasıl sarılmış. Ne diyor acaba anneciği o an? Cennette beni bekle oğlum mu?
Kızım artık haberleri açmamı istemiyor. Anne biraz da mutlu şeyler izleyelim ne olur, diye çizgi filmlere yöneliyor. Yavrucak. Ama biliyorum, ben anlattıkça gözlerinin dolmasından biliyorum. Onun da içi yanıyor. Aradaki kaçamak soruları da "anne buraya gelmezler değil mi?" demek oluyor, korkuyor da.
Bir şeyler yapmalıyız yavrularım diye başlayınca lafa "anne ben zaten cumada harçlığımı verdim Filistin için" diyor oğlum. Elhamdülillah. Küçük ceylanım da kendi gibi cıvıl cıvıl boncuklarıyla yaptığı buzdolabı süslerini bağışlıyor oradaki kardeşleri için. Keşke şartlar farklı olsaydı da, o boncuklarla Filistinli kardeşleriyle beraber oynasaydı kızım. İnşallah cennette.
Boncuklara ilgi çok oluyor. Toplanan miktar karşısında şaşırıyor ve seviniyoruz. O minik boncuklar ebabillerin attığı taşlar gibi yağsın İsrailin başına diye dua ediyoruz.
Boncukların nasıl yapıldığı burada.