31 Mart 2009

Gidiş Yolu-2

Bugün size bu yazıyı nereden yazıyorum biliyor musunuz? NewYork JFK havaalanından. Uçağın kalkmasına daha 2 saat var, burada bekleyip dururken yaklaşık 11 yıl öncesini hatırladım. Siz de hatırlarsınız o günü, hani yanımda 8 aylık cici kızımın, 4 yaşlarındaki akıllı bıdık oğlumun olduğu gün. Ama siz o günün sadece Türkiye’de yaşanılan kısmını biliyorsunuz değil mi?
Amerika kısmını, bu ülkeye ilk adım atışımızda neler olduğunu; sıcak, nemli ve sıkıcı bir hava eşliğinde ve pasaport işlerine bakan polislerin soğuk bakışları altında, kızımın 10 küsür saatlik uçak yolcuğu sırasında ağlamayıp ağlamayıp pasaport kontrolü esnasında kendini ve beni perişan edişini bilmiyorsunuz siz. Sonra valizlerimi alırken neler olduğunu; ne kucağımdan minik bebeğimi, ne elimden canım oğlumu bir yerlere bırakamamamı, o koca koca valizleri üçümüz birlikte kaldırışımızı, valizleri taşıyan arabanın devrilmesini, sonra benim oracıkta oturup ağlamak istediğimi, ama aldığım duaların benden üstün geldiğini ve hiç beklenmedik anda bir sürü insanın bana yardıma koşuşunu ve sonrasında işlerimin ne kadar rast gittiğini bilmiyorsunuz siz. Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden aktı gitti şimdi.
O günden bu güne çok şey değişti tabi. Çocuklar büyüdüler, biri boyumu çoktan geçti, diğeri de geçecek, yakındır. Söylemiştim ya, Amerika’dan ayrıldık, Fransa’da durakladık, sonra vatana yerleştik. Amerika’dan ayrılalı 3 yıl olmuşken geciken yeşil kart işlemlerim için tek başıma katlandım bu uzun ve yorucu yolculuğa. (Hikayenin bu kısmı çetrefilli biraz, yeşil kart hakkındaki düşüncelerimi belki bilahare yazarım size, bakalım.) Yaklaşık bir haftadır buradaydım, şimdi dönüyorum. Dönüşde şimdilik bir problem yok gibi ama, gelirken yaşadiklarım beni hayrete ve dehşete düşürdü, sizinle asıl paylaşmak istediğim de buydu zaten.
Bilhassa 11 Eylülden sonra Amerika’da insanların yabancılara bakışlarının değiştiğini ya duymuş, ya da okumuşsunuzdur. Kimileri merakla, kimileri de nefretle bakmaya başladılar yabancılara, bilhassa da müslümanlara. Kendi rahat yapımdan mı bilmiyorum, ben fazlaca muhatab olmadım nefret bakışlarına, ya da ne bileyim belki de oldum da ya farketmedim, ya alıştım, ya da umursamadım, dedim ya rahatım diye…
Velakin şu göçmenlik işlerine bakan polisler ve görevliler var ya, onlar sizin bu nefreti iliklerinize kadar hissetmeniz için elllerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Amerika’da yaşadığım yıllarda da bu görevlilerde bir tuhaflık oldugunu az biraz farketmiştim ama, bu kadar ileri gidebileceklerini hiç mi hiç tahmin edemezdim.
Eğer yeşil karta hak kazanmış ama kartınız henüz elinize geçmemişse veya Amerika’ya turist vizesinden farklı bir vizeyle (iş vizesi gibi) giriyorsanız ya da ne bileyim sadece yapacaklari iş kadarını bilen o ahmak polisler için biraz karışıksa durumunuz, pasaport kontrolünden hemen sonra, sizi ayri bir salona alıyorlar. Oraya girince sanki bambaşka bir alemdesiniz. Amerikalıların o yapmacık sırıtışları yok bu polislerin yüzünde. Tam tersi asık suratlar, kızgın bakışlar karşılıyor sizi. Amerika’da görmeye alışık olduğunuz o rahatlatıcı ortam kesinlikle yok burada.
Herkes gibi ben de beklemeye başlıyorum, neyi ve kimi beklediğimi bilmeden. Parmak izin alınacak dediler ama, çok da doyurucu bir açıklama yapmadılar doğrusu. Benimkiyle birlikte bir kaç kişinin daha pasaportu, başında kimsenin olmadığı bir masada öylece duruyor. 2 saat içinde yetişmem gereken diğer uçuşu kaçıracak olma ihtimali zihnimi kurcalayıp dursa da, elim mahkum, bekleyeceğim. Bir sonraki uçuşda –eğer varsa- yer bulabilirim belki ama, bunlardan öldür Allah cevap alamam, onu kesin biliyorum. Engelli yolcularla ilgilenen, Hindistanlı olduğunu sandığım bir kadına soruyorum: “Daha uzun sürer mi acaba?” gibilerinden. Hayretler olsun, ona ne oluyorsa, “ben bilmem, işlerini yapıyorlar işte, bekleyeceksin” havalarında beni bir tersliyor ki, sinir oluyorum.
Diğerleriyle yolculuk ve yeşil kart hikayelerimizi paylaşmaya başlıyoruz. Görüyorum ki, yanımdaki üç beş türkün arasından ingilizce bilen tek kişi benim. Aman ne olur bize yardım et demeye başlıyorlar. Üzülüyorum, kendi eski günlerim geliyor aklıma. “Tabi ki” diyorum, “seve seve”. Zira hazır yabancı dil biliyor olmanın zekatını ödeme fırsatı düşmüş elime, kacırır mıyım?
Bu arada diğer tarafta bir kaç polis, başkalarıyla ilgileniyor, pasaportlarına damga vurup gönderiyorlar. Orada kimse beklemiyor, gelen gidiyor. Merak ediyorum, ne ola ki diye? Nihayet sıra, yakınlarımda oturan bir beye geliyor, onu da bu hızlı işleyen masadan çağırıyorlar. Sanırım İranlı, en azından pasaportundan ben öyle sanıyorum. Adamcağız ingilizce bilmediği için, polisle bir türlü anlaşamıyor. Polis onun öğrenci olduğunu düşünerek, okuldan verdikleri belgeyi soruyor, adam dosyasına bakıyor, arıyor… ama istenilen belgeyi bir türlü bulamıyor. Polis ses tonunu yükseltiyor, tane tane konuşmaya çalışıyor, ama çok kızgın, sanki adamı dövecek gibi: “Git, yerine otur, o belgeyi çabuk bul gel…” gibi kaba tavırlarla bir şeyler söylüyor adama. Adamcağız yerine oturuyor. Aradan 5-10 dakika geçiyor geçmiyor, sira yine o beye geliyor. Yine aynı hikaye: “Where is the paper they gave you from the school? (1) ” diye soruyor polis, “bulamadın mı daha?”. Adamcağız başka başka kağıtlar uzatıyor polise ama, o, kaba tavrını sürdürüyor ve adeta ittiriyor adamın elini, “bunlar değil” diyerek.

“La Havle…” çeke çeke, o adam için dua etmeye, polisin yüzüne karşı okuyup üflemeye başlıyorum. Bir müddet sonra iyice sinirlenen polis “yok mu bu adama yardım edecek kimse?” diye bize doğru sesleniyor. Adamcağızın Arap veya İranlı olduğunu varsayarak üzülsem de elimden bir sey gelemiyeceği için pek oralı olmuyorum. Ta ki: “Anybody who can speak both Turkish and English? (2) ” deyince bizim sinir küpü polis efendi, hemen fırlıyorum yerimden.
Adamcağız çok seviniyor, bana teşekkürler ediyor. 40 lı yaşlarda bir beyefendi bu. Polis beyin sandığının tersine Amerika’da okumuyor, North Carolina’da bir üniversitede düzenlenen bir müzik etkinliğine katılmak için geliyor Amerika’ya. Türkçeyi benim kadar iyi konuştuğu ve Türkiye’de yaşadığı kesin, ama milliyetini bilemiyorum. Amerika’da seminerler ve konserler verecek, zira kendisi profesyonel bir müzisyen. “CD lerimi gösterebilirim” diyor, sevecen ama çekingen bir tavırla. “Hiç işe yaramaz” diyorum, “baksanıza ne kadar ters birisi, siz size gönderilen kağıdı verin yeter.” Kağıt yok, bir şekilde ulaşmamış beyefendiye, ya da kaybetmiş, emin değil kendisi de. Tamam, bu hatayı kabul ediyor ama, onun da yetişmesi gereken baska bir ucuş var ve zaman da hızla akıp geçiyor. Polis hiç mi hiç oralı değil, “He screwed up (3) ” diyor, başka bir şey demiyor. “Bekleyeceksin” diyor, “en azından bir saat sürer işlemlerin”. Çaresiz koltuğuna dönüyor beyefendi, beklemeye devam ediyoruz.
İyice sinir küpü oluyorum ama, onların ekmeğine yağ sürmemek için kendimi kontrol etmeye çalışıyorum. Böyle olmamalı diyorum, ne hakları var bu kendilerini dünyanın hakimi sanan şahıslarin, diğer insanları bu denli aşşağılamaya? Belli ki karşısındaki kendi alanında saygın bir isim ve bu ülkeye geliş amacı keyfi de değil, bilgi ve tecrübe alışverişi yapmak için burada. El üstünde tutulması gerekmez mi onun? Hayretler olsun… Üstelik eksik belgeyi telafi etmenin bağırıp çağırmaktan başka bir yolu da olmalı değil mi?
Ben bu düşünceler içindeyken bizim pasaportların olduğu masayla ilgilenmek için zenci bir polis geliyor. Bu da kabalıkta diğerinden hiç aşağı kalır değil. O Hindistanlı kadının ilgilendiği ve yine İranlı olduğunu sandığım yaşlı bayanın parmak izini alırkenki tavırları beni bu denli emin söylettiriyor. Kadıncağız, yüzünde bir gülümseme, hatta ses tonunda hafif bir kahkahamsı gülüş ile karşılık veriyor polise. Kahkaha bir yana dursun, gülümsemeye bile tahammülü olmayan bu yeni polis, kadını öyle bir tersliyor ki, “bu kadar da olmaz” diyorum. “Kes şunu, yoksa seni şu kapının arkasında bekletirim” diyor. Ama kadıncağızın ya sinirleri gevşemiş ya da onun şaka yaptığını sanıyor, hiç aldırmıyor. Hafif hafif kikirdiyor tabiri caizse:)
Sıra bir Türk hanıma geliyor, oncağızım da bana ingilizce konusunda yardım et diyenlerden. Korkudan yanlarına varamıyorum ama, kulak kabartıp iyice dinliyorum ne diyor adam diye, ihtiyaç durumunda hemen kalacak gibi de bekliyorum. Tek yaptığı, parmak izi almak ve bir kağıda isim yazdırmak. Parmak izini alırkenki tavrı çok kötü. Hiç bir şey konuşmadan veya işaret bile etmeden elini çekiyor kadının, parmağını tutuyor ve sert bir şekilde bastırıyor mürekkebe, sonra da ötedeki kağıdın üstüne. Adeta sürüklüyor onu sağa sola. Es kaza elini biraz sıkı tutmuşsa kadın, kızıyor, bağırıyor. Elini serbest bırakmasını istiyor. Kadıncağız yine kibarlığı elden bırakmıyor, ama ses tonunda alaycı bir tavır da sezmiyor değilim: “Thank you” diyor polise. “Don’t thank me, I’m not done yet (4) ” diyor ve devam ediyor. Sinirim iyice tepeme vuruyor. Bizim Türk hanımın işi 2-3 dakika içinde bitiyor. Sırada ben varım, önceden parmak izi verme tecrübem olduğu için kendimi hiç sıkmadan elimi hemen uzatıyorum. Hiç konuşmuyorum, en fazla 1 dakikamı alıyor bu iş benim. Teşekkür filan etmeden, koşarcasına ayrılıyorum oradan. Allah bir daha düşürmesin bunların eline diye dua ederek.
Gümrükten problemsiz geçiyorum, zaten elimde, içinde bir kaç eşyamın olduğu küçük bir bavuldan başka bir şey yok. Aklımda bin bir düşünce, diger uçuşu yakalamak için kapıya doğru koşuyorum.
Diğer uçuşum esnasında uyanık kaldığım zamanlarda (10 saatlik yorucu yolculuğu ve Türkiye’de çoktan gece olduğunu düşünürsek uyuya kalmamak mümkün değil tabi) hep bu olan biteni düşünüyorum.
Sonunda acizane vardığım nokta şu: İlk ve altın kural; bunların dillerini çok iyi konuşacaksın. İkincisi; kesinlikle kendinden emin ve vakur olacaksın. Ezik durmayacaksın bunların karşısında. Bir müslümana da yakışır şekilde nezaketi de elden bırakmadan, ezdirmeyeceksin kendini. Bir de tabi, buraya ne amaçla geldiğini düşüneceksin, artıları ve eksileri sürekli değerlendireceksin. Dünya geçici, ömür kısa. Bu fani alemde niyetini sürekli kontrol etmez, gidişatın iki dünya saadetini kavi kılacak şekilde devam ettiğinden emin olmaz, iki kuruşluk menfaat icin boynunu bükersen, değil sadece Amerikan polislerine bütün aleme oyuncak edersin kendini ve şerefini, vesselam…

Tercümeler:
(1): Sana okuldan verdikleri kağıt nerede?
(2): Hem türkçe ve hem ingilizce bilen birileri (var mı)?
(3): (Bu işi) o berbat etti. (Hata yaptı, hatalı gibilerinden.)
(4): Bana teşekkür etme, henüz bitirmedim.

2 Yorum:

kirman dedi ki...

sa, Inanin dislerimi gicirdatarak okudum , bizim paylastiginiz icin cok tesekkur ederim. Ayni seyler aile olarak domestic ucarkende oluyor ama aynen dediginiz gibi nezaketi elden birakmadan ayni zamanda kendinden emin olarak hareket edersen zaten uzulmuyorsun. Ama ezilen birini hele muslumani gorunce aynen sizin gibi oluyorum. Yani bazi memurlar varki tesekkur ederdim ama degmezsin diyesini getiriyor insanin.

Bir Anne dedi ki...

Sevgili Kirman,
bence bu memurlar ozellikle kaba davranma dersi aliyorlardir. Inan cok ciddiyim, ya da hasta filan olmalilar, ama hepsi mi degil mi?
Allah serlerinden muhafaza buyursun.
Amin